Aşağıdaki cümleler, bir zamanlar  ”zamane hatunlarının yaşadığı zorluklar”  temalı bir yarışmaya gönderdiğim yazının ortasından alıntıdır..Bugün bizzat kendimden alıntı yapmak istedim..

“(…) Sonra tabi güncel konulardan da uzak olmamak gerekiyor, her haltı takip etmenize rağmen, gözünüzden kaçan ufacık bir haber yüzünden hemen apolitik ya da anti-entelektüel yaftasını yapıştırıverirler mazallah!

Karmaşanın içinde mutlaka siyaset ve ülke sorunlarını takip etmek, hatta magazinel olaylardan ve maçlardan da haberdar olmak şart, dost meclislerindeki sohbetlerden geri kalmak zamane hatununa yakışmaz çünkü..Kendinize gösterdiğiniz hassasiyeti erkek arkadaşa göstermezseniz bozulur, “biz neden böyle olduk”lar, “sen artık beni eskisi gibi sevmiyorsun”lar havada uçuşur..

 En çok korktuğum da, ileride ailemle ve sevdiklerimle bu kadar az vakit geçirebildiğim için pişman olmak..Sonuçta giden yıllar, geçen zamanlar geri gelmiyor..Bazen ‘yetişkin’lerden duyuyorum; “çocuğumun büyümesine şahit olamadım” diyorlar..Bu bence bir anne-baba için çok hüzünlü ve bir o kadar da çaresiz bir handikap..Çocuğuna daha kaliteli hayat sağlamak için didiniyorsun, ama onunla yeteri kadar zaman geçirip hayatını yaşayamıyorsun.. Zaten ben evli ve çocuklu olup da kariyerinde ilerleyen, aynı zamanda çoluğuna çocuğuna yeteri kadar vakit ayırabilen hatunlara inanamayarak ve bir o kadar imrenerek bakıyorum..Nasıl oluyor da ben ailemle yaşarken, akşam yemeğini hazırlamazken, çamaşır yıkayıp evin düzenini sağlamak zorunda olmazken bir şeylere yetişmeye zorlanırken, onlar bütün bunların üzerine bir de iki dirhem bir çekirdek olup çalışmaya gidiyorlar, eşlerine zaman ayırıyorlar, anlayan beri gelsin..

“Hatunun hatuna akrep etmez ettiğini” benzeri sözlere inanmama sebep olacak çekememezlikler oluyor bazen iş hayatında, belki ben de yapıyorumdur bilemiyorum ama kadın müdür ile çalışmak, gözünü kariyer hırsı bürümüş ve duygulara yer vermeyen hemcinsler ile uğraşmak hiç kolay değil..Umarım ilerde kendimden bir canavar yaratıp, “ruhsuz, robot gibi kadın, işinde yükselmekten başka bir şey düşünmüyor” dedirtmem kimseye..

İstiyorum ki elimi attığım tüm mecralarda başarılı olayım, sevdiklerim yanımda olsun, hem kendime hem onlara yetebileyim, ihmal etmeyeyim ve edilmeyeyim, işimde ve akademik hayatımda her şey yolunda gitsin, huzurlu olayım, bu arada o etkinlik senin, bu eğlence benim gezeyim, dünyadaki sorunların ucundan tutabileyim, birilerine faydam dokunsun, arkamda kalıcı hatıralar bırakabileyim, becerikli olayım, güzel yemekler pişirebileyim, hem eğlenilecek hem evlenilecek hatun olayım :) , sevgilimle/eşimle büyük aşk yaşayayım, en keyifli zamanlarımızı birlikte geçirelim, en az iki tane çocuğum olsun, onlara benim ailemin bana sunduğu imkanları sağlayabileyim, kadın olduğum için kendimi bazı alanlarda erkek milletine karşı ispatlamak zoruda kalmayayım, cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmadan kendimi kabul ettireyim, sokakta istediğim saatte korkmadan gezebileyim, hayatım dengede kalsın, arabayı park edemeyince “hatuna ehliyet verirsen böyle olur” sözünü duymayayım, birileri beni sadece ben olduğum için sevsin, erkek arkadaşım beni makyajsız, en doğal halimle beğensin, maske takmak ve sürekli dinamik görünmek zorunda kalmayayım, bazen kafam rölantide çalışabilsin, kilo vermek için yırtınmayayım, adamlar karşımda en yağlı yemekleri yerken salataya tabi olmayayım, daha doğrusu kendimi buna mecbur hissetmeyeyim, iş hayatındaki cambazlıklara alet olmayayım, yükselmek için karakterimden ödün vermeyeyim, meziyetlerim karşımdakiler tarafından anlaşılsın, hatun olduğum için hakkım yenmesin…

Ne olursa olsun ben böyle yaşamayı ve mücadele etmeyi seviyorum..Sanırım her şey önüme hazır olarak sunulsa ve çaba göstermeden bir şeyleri elde etsem bu kadar kıymetli olmazdı..

3 Yorum

Kategorisi içimden geldiği gibi

Aşk, İncir ve Tesadüfler

Aşk nedir ? Ne zaman başa gelir ? Denk gelince kaçırmamak için ne lazım geliyorsa yapmak mı gerekir?  “Çok fazla tanımı yapılınca, üzerine konuşulunca içi boşalan bir sözcük” derim bana sorulsa.. İlla somut bir açıklama istenirse; “her gün görme isteği, onsuz yapamayacağını hissetme durumu, her sabah birlikte uyanma arzusu ve hiçbir kusurunu görememe hali” olarak adlandırabilirim. “1 aydır yazı yazmıyorsun, nereden çıktı bu kadar aşk meşk işleri” diyebilirsiniz, ben de sizi aşk ilk ilgili 2 adet filme davet ederim:

Önce Aşk Tesadüfleri Sever..Uzun zaman oldu bu filmi izleyeli, ama malum pek yazasım yok ya artık, o yüzden biraz sarkıttım yorum kısmını.. Bazen olur ya; hani filmi iliklerine kadar hissedersin, bir anda öyle bir içine girersin ki, her karakteri kendi hayatından biri ile özdeşleştirirsin, her olayı da kendi hayatının üzerine alınırsın. Bana öyle oldu bu filmde..

Hayatımla benzerlik taşıdığından değil, fakat hikaye beni bir yerinden öyle güçlü dahil etti kendisine..Benim için vurucu bir sahnede kafamdan ne geçtiğini anlayan, bana bakmasa bile ağladığımı hisseden biriyle birlikte izlemem de tüm bu duygu yoğunluğunu tamamlayan bir unsur oldu sanırım..

Ayda Aksel, Altan Erkekli ve Şebnem Sönmez anlatılmaz yaşanır şekilde, şiir gibi oynuyorlar..Daha doğrusu oynamıyorlar, bizzat yaşıyorlar sanki hikayeyi.. Mehmet Günsur ile Belçim Erdoğan’ın da kesinlikle sırıtmadığını, aksine keyif verdiğini, küçüklüklerini canlandıran çocukların cuk oturduğunu, eskiye dönüşlerin ve kesişmelerin de tam yerinde verildiği bir film olmuş..Müziklere ayrıca başlık açmak bile gerekebilir, o kadar ahenkli ve etkileyici. .

Bazı arkadaşlarım “amaaaan vıcık bir aşk filmi gibi gelmişti, ama sen bu kadar övüyorsan gidelim bakalım” demişlerdi.. Ben de şöyle cevap verdim; bu film kesinlikle klişe, romantik bir aşk filmi değil; “eskinin naifliğini, aile bağlarını, ergenlik bunalımlarını, dede ile sohbetleri, aşık olunca kilometrelerce yolun 2 adım gibi geldiğini, evlilikteki problemleri, bu problemlerin çocuğu nasıl etkilediğini, anne-babanın çoğu zaman çok haklı olduğunu, evlatlarının üzerine nasıl titrediklerini ve sevdiğin insanlarla paylaştığın sofraların ne tatlı olabileceğini” gösteren, derin anlatımlı bir melodramdı.

İkinci filmimiz İncir Reçeli.. Bu filme herhangi bir beklentim olmadan, yorum dinlemeden gittim..30 yaşlarında, başarısız, mutluluğu rakı şişesinde balık olarak arayan, düzgün bir ilişkisi olmayan bir adamı hakkını vererek canlandıran Sezai Paracıkoğlu bir yanda; dobra, eğlenceli, içinden geldiği gibi yaşayan, mutluluğu bira fıçısında arayan Duygu diğer yanda.. Önceleri konu abesle iştigal eder gibi geldi, uzak buldum hikayeyi kendime..Sonra sonra ısınmaya başladım, gidişatın ne olacağını merak ettim, hislendim.

Kızın, adamın hayatının tam içine sızışını, önce kabul görmeyip, akabinde vazgeçilmez olmasını, oraya buraya notlar asmasını, birlikte yaptıkları rakı-balık keyfini, otobüs durağındaki “öpüşme”lerini sevdim..Aslında kötü giden bir hayatın, aşkla nasıl güzelleşebileceğinin anlatılmasını sevdim..Ve aşkın-sevginin her zaman her şeye yetemeyebileceği gerçeğine hüzünlendim.

Bunların haricinde, festival kapsamında 2 film seyretme fırsatım oldu; Annette Bening, Julianne Moore ve Mark Ruffalo’nun başrolünü paylaştığı The Kids Are All Right ve bir Arjantin-Şili-Fransa-Güney Kore ortak yapımı olan Akbaba (Carancho) .. The Kids Are All Right, şahsen beni hiç bir noktasından yakalamayan, diyalogları vasat, sadece oyunculukların güzel olduğu bir filmdi. Akbaba ise konusu ve çekimleri itibariyle enteresan, sıradışı bir hikayeyi anlatmaktaydı..Akbaba’yı canlandıran Ricardo Darin ise; geçen seneki festivalin muhteşem filmi “Balerin ve Hırsız” ın başrol oyuncusu olarak kalbimizi fethetmişti, yine doğal oyunculuğuyla zihnimizdeki yerini aldı..

Önümüzdeki festivalleri ve gelecek filmleri bekliyorum heyecanla… İyi seyirler,  seyir halindeyken hayal dünyasında mutlu yolculuklar…
  

Yorum yapın

Kategorisi Kültür-Sanat

Derledim

Bugün canım hiçbir şey yazmak istemiyor..Duygularını, düşüncelerini içine atan biri olmasam da, içimde kopan fırtınaları kimse bilmiyor, bilmesin de..Beni etkileyen yazılardan birini alıp buraya koyuyorum..Evet tembellikse tembellik, zira canım çalışkan olmak bile istemiyor bugün..

Dün Canım olan
Yarın, Düşmanım olmaz benim
Yaşananların hatırı hep saklı kalır,
Hatırları hep sorulur selamları hep alınır…

Sildiklerim vardır bir de,
onlar yanlışlarım ve pişmanlıklarımdır
Adları anılmaz, hatırları sorulmaz,
Sadece beddualarımdır

Vicdanla birlikte
Şeref ararım ben sevdiklerimde
Her zaman doğru değildir elbet seçimlerim
Zaman gelir şerefsizleri de severim

Her yerde gözüm kulağım vardır benim
“Eksik söylemek yalan söylemek değildir” mantığındaki “Çok Dürüstler”?
Beni değil, kendilerini kandırırlar yalnızca
Bilmezden gelişlerim, aptala yatışlarım
Kaybetme korkumdan değil,
Karşımdakilerin yalan söyleme potansiyellerine olan merakımdandır…

İnkar olmaz benim hayatımda
Yaşananı, “yaşanmamış” saymam
Sayanları da SAYMAM
Kelimelere sığmaz,
Sayfalar sürer beni anlatmak,
Ama ne kadar anlatılırsa anlatılsın
Yaşayan bilir beni, yaşamayan anlamaz

Ağırdır sevmelerim her yürek taşıyamaz,
Büyüktür umutlarım her omuz kaldıramaz

Can Dündar

 

Yorum yapın

Kategorisi içimden geldiği gibi

Yeni Sene

Büyüdükçe insanın zaman mevhumunda çok enteresan değişiklikler oluyor sanırım. Eskiden seneyi, haftayı hatta günü ve saati çok daha hissederek, içe sindirerek ve dolu dolu yaşarken, son 1-2 senedir ayın ilk haftasından sonra, aniden bitişini idrak eder hale geldim..Herhalde 10 sene sonra bu duygumu yazıya dökerken “senenin başı-sonu” ölçeğine ilerlemiş olacak

Hayatımda hiç “yeni yıl kararları” , “20xx’te yapılacaklar” listem olmadı, bu sene de böyle maddeler oluşturmadım, ama eski yıldan devreden bazı mevzular mevcut haliyle..Beni üzen, sıkıntıya sokan cephede biraz radikal kararlar almam gerekecek..O sınavı verdikten ve temel refah seviyeme ulaştığım zaman; Maslow Piramidi misali, daha “olmasa da olur, ama olursa şahane olur” türünden planlara gelecek sıra.. Bunların içinden menfi, yani direk şahsıma hizmet edenler, kamuya açılanlar, belli birilerini mutlu edecek olanlar ayırt edilecek, tembelleşilmeyecek.

7 yaş çocuk naifliğindeki listemi şu anda oluşturmakta ve burada ifşa etmekte sakınca görmüyorum:)

*Ailemde, eşimde-dostumda ve bende herhangi bir sağlık sorunu olmaksızın, çok dinamik, enerjik bir hayat

*İç huzurun tavan yaptığı, insan ilişkilerinde mutluluğun doruğa ulaştığı bir sene

*Stresten uzak, kahkahası bol, neşeli ve huzurlu bir iş hayatı (bkz. Ütopya)

*Yanında olmaktan keyif aldığım canlılarla uzun sohbetler, gülmekten ağzımın ağrıdığı zaman dilimleri

*Kimseye kırılmadan, gücenmeden; bittabi kimsenin de kalbini kırmadığım, gül gibi geçinip gittiğimiz bir yıl

*Duyarlılıktan vazgeçmeyen, dünyada başkalarının da yaşadığını ve özgürlüğün başkalarının hakkına tecavüz olmadığının idrak edildiği, benim de aklımın köşesinden hiç ayırmadığım bir mentalite

*Etrafımdaki –hatta dünya üzerindeki- insani duygularını kaybetmemiş, canavara dönüşmemiş, “aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlarda artış

*Ülkede yaşanan saçmalıkların sayısında yaşanan azalma ile şaşırılan, şok olunan günler,

*Buraya yazamayacağım bir madde daha

Bugüne kadar yaşadığımız en güzel sene 2011 olsun !

Yorum yapın

Kategorisi içimden geldiği gibi

..Gökten Üç Elma Düşmüş..

Başlığa bakıp da masal anlatacağımı zannetmeyin, sadece masalsı bir filmden bahsedeceğim için böyle bir cümle yazasım geldi…Filmimiz; Çağan Irmak’ın son eseri; Prensesin Uykusu.. Oyuncular, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Çağlar Çorumlu, Alican Yücesoy ve Ayşe Nil Şamlıoğlu..

Hikaye naif, öyle büyük aksiyonlar, hareketli koşturmalar, dramatize edilmiş olaylar yok..Kızının başına gelen bir talihsizlik sonucu uykuya dalması ile birlikte helak olan, hepimiz gibi bir anne var, onların çaresizliğine en az onlar kadar üzülen, gülmese bile, sürekli gülercesine gibi duran fedakar ve sempatik komşu var, onun fırlama, eğlenceli, belli etmese de duygusal arkadaşı var..Sonra mahallenin yaşlı amcası var, başlarda hayatına çok girilmeyen, ama girilince yalnızlığı ve derinliği fark edilen.

Ben gitmeden biri bana filmi “geriye dönüşler animasyonla yapılmış, ayrıca masallar, gerçek üstü öğeler var” tanımlarıyla anlatsaydı belki biraz ön yargılı olurdum.. Belki de bu hayallerin beni filme yabancılaştıracağını , konsantrasyonumu bozacağını zannederdim..Şu an diyebilirim ki; beni filmde en çok etkileyen (hatta hüngür hüngür ağlatan) sahneler animasyonlu olanlardı.. (Herhangi bir sahneden etkilenip ağlama konusunda asla baz veya kriter alınmamam gerektiğini daha önce söylemiş miydim:)Muhtemelen çoğu insanın o kısımlarda sadece gözü dolmuştur)

Prensesin Uykusu kült film arşivinizde yer almayacak, hatta belki hafızanızda yer bile etmeyecek, sadece “Çağan Irmak filmi kontenjanından” kendine sohbetlerde yer bulacak. Ama bazı filmler vardır, hani bitiş jeneriği akarken koltuğunuzdan kalkmak istemezsiniz, çalan müziği son notasına kadar dinlemek arzusuyla dolarsınız..Aslında çok basit bir hikayeyi anlatır, ama gözlerinizi ayırmadan izlersiniz..Ve bazen öyle diyaloglar geçer ki, yanınızdakiyle göz göze gelmeye korkarsınız..İşte öyle bir film:)

 Bu aralar bloga çok sık yazmadığım için, bir taşla iki kuş vurarak; halen devam eden şahane bir sergiden de bahsetmek istiyorum : İstanbul 1910-2010 Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü .. Bu etkinlik Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp kampüsünün içinde yer alan Santralistanbul’da kendine yer buluyor ve normalde 20 Kasım 2010’da bitmiş olması gerekirken, 16 Ocak tarihine kadar uzatılıyor.. Ben 19 Kasım’da gezdiğim ve hemen ertesi gün son bulmuş olacağı için o zamanlar hakkında yazmak istememiştim, biten bir etkinliği anlatmanın faydası olmayacağını düşünerek.. Uzatıldığını duyunca hemen davrandım klavyeye, mutlaka birilerinin dikkatini çeker diye.

Sergi Şehr-i İstanbul’umuzun son 100 yılda geçirdiği evreleri (ya da evrimi) devlet dairelerinden, meyhanelerine, meydanlarından, sanat evlerine uzanan çok geniş bir yelpazede anlatıyor.. Ama bunu klasik bir fotoğraf sergisi sanmayın, 3 kata yayılmış türlü türlü resmin,maketin ve istatistiki bilgilerin içinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım..

Odanın neredeyse tamamını kaplayan kabartma İstanbul maketi , cadde cadde, boydan boya Taksim-4. Levent hattını gösteren uzun resim ve kentleşme sürecine dair sayısal veriler beni en çok etkileyenlerdendi.. Kısacası, gidilip görülesi, tadı çıkarılası…

Yorum yapın

Kategorisi Kültür-Sanat, Uncategorized

Sene Sonu Muhasebesi

Bir kısa yılı daha devirmek üzereyiz; kısa diyorum çünkü geçen seneyi halihazırda yaşadığımız seneye bağlayan yılbaşı kutlamasına sanki 6 ay önce katılmış gibiyim. Zaman o kadar garip bir mevhum ki; 365 güne sıkışmış yüzlerce olay, beklemeler, mutluluktan uçmalar, başarılar, hezimetler, kazıklar, acı tecrübeler, sırt çevirenler, kucak açanlar, şaşkınlıklar.. Hepsi kafamın etrafında yıldızlar gibi döne döne uçuyor, bir nevi kısa film şeridi haline gelmiş..

Niyetim kar-zarar analizi ya da “yeni yılda alınacak kararlar” gibi tuhaf hesaplar yapmak değil.. Hani konuşurken düşüncelerimizi tam toparlayamamışsak “sesli düşünüyorum sadece” deriz ya, onun yazılı halini gerçekleştiriyorum şimdi.

Hayatım boyunca bir daha asla “asla” dememeyi öğrendim, kimsenin hayatını yargılamamayı, insanoğlu denen varlığın başına her şeyin gelebileceğini ve yapılan hatalardan ders alınması gerektiğini tecrübe edindim.

Geçen seneden sarkan ve mutlaka halletmek istediğim, hayat merdivenlerinin basamaklarından [ çok metaforik olduJ ] birini atladım; içimi ferahlattım..Zira kendisi önemsiz gibi gözüken ama meşakkatli bir süreç oldu benim için..

Çok önemli ve kritik rol oynayan insanların bir anda sahneden kulise geçebileceğini, hatta yüzlerinin bile unutulabileceklerini öğrendim bütün bu karmaşanın arasında..Eşin-dostun rezil de, vezir de edebileceğini, ama ailenin her daim sapasağlam arkanda duracağını öğrendim.

Şu hayatta babana bile güvenmeyeceksin” mottosunun yalan olduğunu, ademoğlunun ömr-ü hayatında sahiden sırtını dayayabileceği birilerinin olabileceğini ve ayrıca eski dosttan düşman olmayacağını anladım (umarım algılarım beni yanıltmıyordurJ )

Duyarlı olmanın ve olan bitene sessiz kalmamanın beni mutlu ettiğini bir kez daha teyid ettim..”Ben neyi değiştirebilirim ki şu koca dünyada ” demek yerine, en azından gayret göstermenin, vurdumduymaz olmamanın hazzını hissettim zaman zaman.

Bazen benmerkezci olmak gerektiğini ve kendini mutlu hissetmediğin yerde bulunmaman gerektiğini fark ettim.. Enerjini alan insanlar yerine, sana huzur verenlerin yanında olmanın önemini öğrendim..

Yardıma ihtiyacı olan birinin gereksinimini giderirsen, hem onu hem kendini tatmin ettiğini, keyiflendirdiğini bir kez daha tecrübe ettim.

Bakalım  “ben hayatta bunu öğrendim“ gibi iddialı ve boyumdan büyük laflar etmemem gerektiğini ne zaman öğreneceğim:)

















3 Yorum

Kategorisi içimden geldiği gibi

Çanakkale İçinde…

Aslında bu yazıyı çoktan yazmış, resimleri paylaşmış olmam gerekirdi.. 29 Ekim seyahatinin üzerinden çok sular aktı, yazılacak filmler, sergiler, başka seyahatler eklendi, ama diyorum ya, son 3-4 aydır hasıl olan yazma rehaveti sebebiyle; biraz rötarlı da olsa başlıyorum şahane doğal güzellikleri anlatmaya..

Öncelikle Çanakkale ile bağımızın nereden geldiğini anlatan kısa bir bilgilendirme yapmalıyım sanırım; artık ‘aile dostu’ kelime öbeğinin yetersiz kaldığı, bir nevi öz teyze-dayı-kuzen formuna geçmiş Yılmaz ailesi sayesinde, benim için 26, ebeveynlerim içinse yaklaşık 35 yıldır hayatımızda olan bir şehir burası..Her sene en az 1 kere ziyaret etmesek içimiz rahat etmeyeceğinden, bu sene de 29 Ekim tatilini fırsat bildik, anne Yılmaz’ın kız kardeşini de aldık (ki kendisi de teyzelerim grubundandır) atladık arabaya..

İlk akşam denize nazır, Yalova adlı balıkçımızda midemize bayram ettirdik, o kadar güzel mezeleri vardı ki, ana yemeğe teşebbüs bile etmedik.. Kırk yılda bir toplanan bu ekiple sofranın tadı ayrı güzeldi, tadı damağımda kaldı..Umarım eksilmeden nice sofralarda bir arada oluruz..Diyorum ve hemen gezinin 2. ayağına, Behramkale (Assos) durağına geçiyorum..

Behramkale, eski çağlardaki adıyla Assos, milat öncesi tarihiyle, taş binalarıyla ve bozulmamış sokakları ile görülmeye değer, sempatik bir köy. Buz gibi denizi, virajlı-uçurumlu yolu, zeytinyağı, köylü teyzelerin sattıkları ve şaheser gün batımı ile zevkten dört köşe olmanızı sağlayacak Behramkale’den kafanız boşalmış, dingin bir huzurla ayrılacağınıza eminim.

 

Önce Arnavut kaldırımlı, yokuşlu sokaklarında yürümenizi ve minik dükkanlar (antikacı, takıcı) arasında gezerek temiz havanın tadını çıkarmanızı öneririm.. Sonra aşağıda resmini göreceğiniz kahveye oturun ve kuma gömülen kahve fincanlarında pişen enfes Türk Kahvesini mideye indirirken, başka yerde zor bulabileceğiniz gün batımını seyredalın..

Fırın ateşinde ağır ağır pişen sakızlı Türk Kahvesi’ne dalıp gitmişiz..

İşte gözlerimizi alamadığımız, turuncunun her rengini barındıran ve insanı huzur denizinde yüzdüren portakal renkli güneşin batışı..O sırada bol bol dilek diledik, adettendir diye..

Assos’un denizinin güzelliği dillere destan, ama hava soğuk olduğu için yüzmeyi değil, deniz kenarında oturup bir şeyler atıştırmayı ve koyda satılan takılara bakmayı yeğledik..Öyle bir manzara ki; karşısında saatlerce oturulabilir, hülyalara dalınabilir :)

… Assos kıyıları …

Bu da restoran kısmında oturduğumuz, ufacık koydaki şirin otellerden biri..

Bu yöre ile ilgili daha yazılacak-çizilecek çok şey var, ama bence gidin kendiniz görün, Behramkale’yi, Babakale’yi, Sokakağzı’nı, Koyunevi’ni, köy pazarlarını, berrak denizini, doğallığını, gün batımını, kalamarını ve mis gibi balıklarını bizzat yerinde keşfedin..

2 Yorum

Kategorisi Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Aşka fırsat ver, bakalım ne olacak?

Filmekimi’nde kaçırdığım ve akabinde vizyonda yakaladığım “Aşka Fırsat Ver” filminden bahsedesim var bugün..

Yann Samuell ve Andre-paul Ricci’nin yönettiği filmin başrolünde Sophie Marceau oynuyor, oynamakla kalmıyor; orta yaşın üstündeki kariyer düşkünü ve despot görünümlü kadının sevgi eksikliğini ve ruhani boşluğunu çok güzel yansıtıyor seyirciye.

Margaret isimli –ki aslında ismi Marguerite olup; kendince çok taşralı bulunduğundan bu şekilde değiştirmiş- kendinden emin ve özgüveni tavanda görünen hatun iş hayatında çok başarılı, zengin olup; iş arkadaşı Malcolm (Marton Csokas) ile ilişki yaşayan bir karakterdir. Hayatı o toplantıdan buraya koşarak, döpiyesler ve takımlar içinde sıkıcı ve katı şekilde seyretmekteyken, doğum gününde yaşlı bir amcanın getirdiği zarfla alt-üst olur..

7 yaşındayken, küçük kasabasında yaşarken yazdığı mektupları 40. yaş gününde kendisine göndermesi için verdiği bu yaşlı amca Merignac (Michel Duchaussoy), hakikaten de bunu görev telakki ediyor ve Margaret’in tüm düzenini bozacak bu yazıları kendisine muhtelif zamanlarda ulaştırıyor.

Çocukluğunda kurduğu hayalleri, şu anki hayatının bu hayallerle alakasının olmayışını, üzüntülerini, baba sevgisinin eksikliğini, aile özlemini ve olmak istediği karakteri sorgulamaya başlayan Margaret, beton gibi halinden ve topuklularından sıyrılarak, gök kuşağı gibi bir hal almaya çabalıyor..Ama ne kadar başarılı oluyor, orası biraz tartışılır.

Margaret’in eskiye; unutmak istediği için sildiği geçmişe dair ufacık bir iz yakalamak uğruna gösterdiği çabayı çok samimi ve tanıdık buldum..Üstünden 30 sene geçmesine rağmen Philibert (Jonathan Zaccai) ile yaşadığı maceraları ve aşkı (aşkın yaşı yoktur) aynı duygu yoğunluğu ve heyecanla hatırlaması, hissetmesi dokunaklıydı. İnsanın o sırada sürdüğü hayattan ve yaşadığı aşktan memnun olmaması, bunca sene önceki çocukluk aşkını bile ağlayarak hatırlaması ve peşinden gitmek istemesiydi belki bana dokunan, bilemiyorum .

Filmi izlerken rengarenk kağıtlara mektuplar yazasım, onları çikolata görünümünde kutulara kaldırıp en sevdiğim bahçeye gömesim ve yıllar sonra bulasım geldi:)  Çok renkli, zaman zaman animasyon kıvamında, gülümseten, ağlatan, ama dramatik olmayan hoş vakit geçirtecek bir film..

~Şimdiden iyi seyirler~

2 Yorum

Kategorisi Kültür-Sanat

Ye (kilo al), Dua Et (ferahla), Sev (ayvayı ye)

Modern (!) çağın olmazsa olmaz ihtiyacı ‘her şeyi bırakıp gitme’ harekatını konu edinmiş son film; aynı adlı kitaptan uyarlanan ‘Ye, Dua Et, Sev’i izlemek nasip oldu geçenlerde.

Julia Roberts senelerdir pek sevdiğim,  izlemekten keyif aldığım, kulaklarına varan gülüşünü beğendiğim karizmatik bir aktristir benim için, Javier (Ángel Encinas) Bardem kişisi ise son yıllarda keşfettiğim, ısındığım bir figür.

İzlemeden önce bu ikilinin uyumsuzluğuna ve aralarında elektrik olmadığına dair yergiler vardı kulağımda, ayrıca filmin uzunluğundan, sıkıcılığından, kitabı okunduktan sonra -her kitap uyarlamasında olduğu gibi- çekilmediğinden bahsediliyordu; dolayısıyla beklentimi düşük tutup oturdum koltuğa..

Baş karakterimiz Liz, New York’ta evli, mutsuz ve çocuksuz yaşam sürmekte olan bir yazar; kocasını seviyor ama ne istediğini, hayatı nasıl yaşamayı beklediğini o da tam olarak bilmiyor ve kendini kapana kısılmış hissediyor..Artık hiçbir şeyin kendisini heyecanlandırmadığını, hayata motive olamadığını ve en önemlisi evli kalmak istemediğini idrak edip evini barkını terk eyliyor..

Moraller bozuk, depresyon kapıda; ver elini İtalya;  gelsin şaraplar, pizzalar, dondurmalar, gitsin yakışıklılar, uzun masalar, kahkahalar…Kısa sürede edinilen arkadaşlar, Akdeniz insanının sıcaklığına yapılan vurgu, jest ve mimiklerini abartarak kullanan, hayattan keyif almayı bildiklerinin altını çizen İtalyanlar, tarihi sokaklar ve nihayet bunalımdan çıkış..

İtalya’daki keyifli ve hareketli günlerin ardından tamamen tezat görüntüler ve yaşamlar eşliğinde Hindistan’da kendini bulma çabaları başlıyor..Burada insanların kendini bulma tarzı çok farklı, Liz de bu hayata uyum sağlamaya çalışıyor..Ayinler, sessizlik yemini edip haftalarca konuşmayanlar, dualar, ve otantik düğünler eşliğinde birkaç ay geçiriyor, kendince huzura eriyor.

Yolculukları sırasında Liz bir dolu farklı insanla ve hikayeyle tanışıyor, hepsinden de bir şeyler öğreniyor..Ama en önemlisi, şüphesiz daha önceki bir Bali seyahatinde tanışmış olduğu ‘Ketut’ adlı şifacı oluyor..Hayat tecrübelerini, önerilerini yumuşacık anlatımıyla Liz’e aktaran bu sempatik amca (bkz.üst resim) onla öyle iyi dost oluyor ki, filmi izlerken beni imrendiriyor, ‘keşke canım sıkılınca gidebileceğim bir Ketut’um olsa’ diye düşündürüyor:)

Tabi bu kadar hareketin içinde aşk olmazsa olmazdı, Javier Bardem romantik ve sevgi pıtırcığı aşık rolüyle Bali’de Liz’in hayatına dahil oluyor, kendine aşık ediyor, belki de Liz’in huzur arayışına son noktayı koyuyor, gökten 3 elma düşüyor..

Darısı tüm huzur, ferahlık ve hayatlarına mana arayanların başına :)

2 Yorum

Kategorisi Kültür-Sanat

Ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereden bulmalı?

Hatırı sayılır bir zamandır kafamda olan ve yapmam gereken bir görevimi büyük oranda gerçekleştirmiş bulunuyorum..Aylarca bunun olmasını bekledim, hatta beklerken de; gerçekleşince hayatımda çok fazla değişiklik yaratmayacağını, ama başladığım işi bitirmiş olmanın vereceği o muhteşem hazzı düşündüm..

Sürecin halen içinde olmam hasebiyle,  o hazzın farkında olamadığımdan bu mevzuyu şimdilik es geçiyorum ve konudan konuya atlıyorum.

Biraz bayat olacak ama, yazmak için anca fırsat bulduğum için önce Akbank Caz Festivali kapsamında izlediğim “The Sun Ra Arkestra”dan başlayayım.. Saksafon, trompet, trombon, piyano, elektrogitar, perküsyon, bas ve davuldan mütevellit kalabalık ve neşeli bir grup olan Sun Ra Arkestra’yı izlerken yaşımdan başımdan utandım, zira şef (aynı zamanda saksafon ve flüt çalmakta) 86 yaşında olmasına rağmen,  oradan oraya koşturup danslar eden Marshall Allen adında cici bir amca..Grubun geri kalanı da hayli ileri yaşlarda, ama perküsyoncu ağabey şarkının ortasında sahnenin önüne gelip akrobatik hareketlerle bir dans etti ki, aklım şaştı vallahi..

Daha taze bir etkinliğe yelken açalım ve Filmekimi’nden bahsedelim. Biletler satışa çıkar çıkmaz tükendiği için henüz bir program yapamadım, ama vaktimin uyduğu ilk filme gidip kapıdan bilet bulmaya çalışmak gibi bir hayalim var şu an.

Festivalin en dikkat çeken filmlerinden biri; aralarında Fatih Akın’ın da bulunduğu 11 yönetmenli bir seyirlik.. Andy Garcia, Ethan Hawke, Natalie Portman, Orlando Bloom ve Bradley Cooper gibi seyredilesi oyuncularla donanmış olmasının yanısıra, benim için en ilgi çekici tarafı; favori aktörlerimden Uğur Yücel’in de oyuncu kadrosunda yer alması..Filmi festivalden önce izlemiş ve beğenmiştim, ama yine de Paris I Love You’nun tadı da hikayeleri de bir başkaydı sanki..

Sofia Coppola’nın yönettiği “Başka Bir Yerde” , Juliette Binoche’un başrol oynadığı “Aslı Gibidir” , Tayland-İngiltere-Fransa-Almanya-İspanya ortak yapımı “Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor” , Balthasar Kormákur’un yönetmenliğini yaptığı “Nefes Nefeseve Sophie Marceau’nun boy gösterdiği “Aşka Fırsat Ver “ izlemeyi isteyeceğim filmler arasında..

Bu güzel ekim ayı aktiviteleri dışında, pastırma yazını kaçırmamalı, sahilde yürüyüş yaparken iyot kokusunu akciğerlere doldurmalı,  Beylerbeyi’nin ya da Arnavutköy’ün salaş balıkçılarına uğranmalı, arabaların geçmediği ara sokaklara atılmış masalarda eş-dostla sohbet edilmeli, uzun lafın kısası, “son 1000 yılın en korkunç kışı” gelmeden bahar günlerinin tadı çıkarılmalı.

2 Yorum

Kategorisi içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat